LAZ KİMLİĞİNİN SOY ESASI VE ARHAVİ TARİHÇESİ-1

2007-04-23 17:15:00

GÜNEY KAFKAS HALKI  LAZLARLA İLGİLİ  GÜNDEMDEKİ TARİHİNE “ARHAVİ ÖZELİNDE”                                        ELEŞTİREL YAKLAŞIM:

                       

 

            ARKAB-ARKABİ-ARKAVA-ARHAVİ   

       

        Öncelikle Arhavililer vakfı ile birlikte  “Kültür ve Sanat Komisyonu”nu ‘Lazca Dilbilgisi’ çalışmasından dolayı kutluyorum; özellikle lazca’yı anlaşılmaz kılan sözcüklerden arındırarak, Latin harflerine dayalı ilk lazca alfabeyi hazırlayan  Fahri kahraman’ın evrensel çalışmasını kamuoyuna sundukları için…

        Güney Kafkas dillerine bağlı Gürcüce, Megrelce, Lazca ve Svanca  dil ailesi içinde yalnızca Ülkemizdeki Lazca,  Latin alfabesinden geliştirilen bir alfabeyle yazılır olması gurur verici olmanın yanında gerekli bir çalışmadır. Çünkü diğer tüm Güney Kafkas dilleri ‘Kart’ alfabesiyle yazılmaktadır. Gerçek şu ki; Latin alfabesiyle yazı dilini geliştirmiş olan Arhavili Fahri Kahraman’ın çalışması kadar, bunu gün ışığına çıkaranlar da beğeniyi hak etmişlerdir…

        Eğer, Bizans tarihçisi Myrinali Agathon: “ Lazlar kalabalık ve savaşçı bir halk. Birçok  boy onların egemenliği altındadır. Lazlar eski isimleri olan, Kolhi ismi ile belki de haklı olarak aşırı gurur duyuyorlar. Ben bugüne kadar halklar arasında Lazlar kadar ünlü, zenginlikten bu kadar çok nasibini almış, bu kadar çok tebaası olan, rahat bir coğrafi konumu olan, yiyeceği bol ve refah içinde yaşayan, böyle sağlam karakterli bir halk daha görmedim.” diyorsa, böylesi varsıl kültürün tarihini araştırmak gerekir. Bunu dünya kültürlerinin yaşatılması bağlamında zorunluluk olarak görmeliyiz. Aslında tüm kültürlerin korunması konusunda duyarlı olmak evrensel bir gerekliliktir. Anımsayanlarınız vardır; Kuzeybatı Kafkasya da Abhaz-Adıge dillerinden biri olan Ubıhça veya Ubıh dilini (Adıgece: "Vıbıh dili”) konuşan son birey Terfik Esenç'in 8 ekim 1992'de Sapanca’da ölmesi; Vıbıh dilini ve kültürünü de öldürmüştü. Esenç’in ölümü bana; Konfüçyüs’ün şu sözünü anımsattı: “ Bir kültürü dağıtmak ve yok etmek istiyorsanız, öncelikle dilini bozmanız, yozlaştırmanız gerekmektedir.”

      Türkiye'de Lazca,  Latin alfabesinden geliştirilen bir alfabeyle de yazıldığına göre gençler arasında yaygınlaştırılmalıdır. Çünkü büyük kentlere göçen genç nüfusun hızlı asimilasyonu “Laz Dili”ni de ciddi bir yok olma sürecine sokmuştur. Korkum; duyarsızlık nedeniyle “Ubıhça Vıbıh” dilinin yazgısıyla karşı-karşıya kalmasıdır.

        22 Aralık 1997 tarihli Radikalde ‘Laz tarihi ve dili’ konusunda şunları yazmışım: << Doğu Karadeniz’in Çayeli Kemer Köyüne dek olan batıdaki kıyı ve güney dağ bölgeleri ve vadilerdeki-ki M.Ö. 6. Yüzyıla ait Güney Kafkasya’nın politik durumunu anlatan Yunan tarihçisi Herodotos, Kolhların kurduğu Kolheti ülkesinin sınırlarını; Giresun’dan batum’a dek uzandığını yazar- isim ve sözcükler genelde M.Ö’ sinin antik ve M.S’ sinin geçmiş uygarlıklarına ait olmasına karşın özellikle isimlerin etimolojik(kökensel) açılımlarını zaman-zaman söylencelere dayandırmaktayız. Örneğin Arhavi adının tarihi akış içinde ‘Arkab-Arkabi-Arkava-Arhavi’ şeklinde seyrettiğini öğreniyoruz. Kökensel açılımı ise, Kapisre deresinden sahile inen devasa ağaç kökleri   söylencesine dayandırılmış. Bugünkü Arhavi’nin olduğu Tepelere yerleşmiş Lazlar her sel sonrası belli periyotlarda tek-tek sahile inen  devasa ağaç köklerini görünce; “ Hol(yine)  AR(tek)KAP(ağaç kökü)  kogehtü(indi)” haykırılışlarıyla sahile koşarlarmış. Ağaç köklerinin durduğu dere ağzı yerleşim alanı seçilmesinden sonra,  yöre ARKAP olarak anılır olmuş. Zamanla da sözcük ARHAVİ’ye dönüşmüş(Radikaldeki yazımda olmayan bir bilgiye yer vermek istiyorum. Bülent Nuri Kurdoğlu’nun verdiği bilgiye göre ise:  İstanbul ‘Beylerbeyi’nin  Bizans hanedanlar dönemindeki adı Arhavi. Adını oraya egemen Hanedan üyesi Arhavi komennos adlı bir dük’ten alıyor. İstanbul’dan uzaklaştırılınca, kız kardeşi Diana ile birlikte bugünkü Arhavi’ye geliyor(Doğu Karadeniz’de komenoslar devri: 1204-1461). Cığa dağında bir kale inşa ettiriyor ve yerleşiyor. Ve bu yöre Arhavi olarak anılmaya başlıyor..” Tarihi gerçekleri Osmanlı arşivinden çıkarmadığımız sürece belli ki böylesi söylenceleri  dinleyeceğiz.   

        Eğer tarihçiler; Sürmene adının etimolojik(kökensel) açılımı için: “Isus Ormon. Anlami: Isus ırmağı.” Yaklaşımıyla, Helen sözcüğünün evrimleşerek bugünkü Sürmene olduğunu söylüyor ve doğru kabul ediyor ise; Arhavi’nin dil kuramıyla çelişmeyen ağaç kökü söylencesine dayalı “AR-KAP” olgusunun daha bir doğru yaklaşım olduğunun  kabul edilmesi gerekir.

         Kemer Köyü ve sarp Köyü sınır bandıyla, güneydeki dağ ve vadilerdeki isim ve sözcükler ise; yöreye genelde egemen olan bir diğer uygarlık dili olan Laz diline aittir. Çünkü Sokrates'in öğrencisi antik çağ tarihçisi Yunan Ksenofon ya da Xenophon  (M.Ö: 430?-355?)’nun verdiği bilgilere göre M.Ö. 400 yılında Doğu Karadeniz’de yaşayan, yani Kemer Köyünün doğusundaki kavimler; Kolhlar, Driller, Mossinoikler, Haibler ve Tibarenlerdir bunlar kesin Roma veya Yunan kökenli değillerdir.

         Kolhlar Lazların ataları. Belli ki Doğu Karadeniz'in  en eski uygarlığı/Kültürü. Bir yerlerden geldiklerini zannetmiyorum. Ama  bir yerlere gitmiş olabilirler. Kaynaklara baktığımızda septik(şüpheci) yaklaşımımı doğrulayan verilerle ve olgularla karşılaşıyoruz: Uygarlıkların yayılmasına yeni kültürlerin doğmasına neden olan göçler Anadolu’yu sürekli etkilemiştir. Bunların en büyüğü; Orta Asya'da yaşayan kavimlerin şiddetli ve uzun süren kuraklık sebebiyle doğuya, kuzeye, batıya ve güneye gitmelerine neden tarihteki ‘Kavimler Göçü’dür (M.Ö. 3000-4000). Diğer göçleri şöyle sıralayabiliriz: Anadolu aynı bölgede M.S. 6. Yüzyıldan itibaren başlayan ve asıl ağırlığı batı istikametinde olan ve 17. Yüzyıla kadar devam eden Türk göçleri. ‘Doksan üç’ Harbi diye adlandırılan  meşhur 1877-78 Osmanlı-Rus savaşları esnasında, Tuna boylarında, Balkanlarda ve Kırım'da yaşayan Türklerin eşi görülmemiş Rus ve Hıristiyan zulmü, vahşeti karşısında Anadolu'ya yaptıkları toplu göç. Son olarak 1950'li yıllarda, Komünist İdareler;Müslüman halkların, Balkan ülkelerinden Romanya, Yugoslavya, Bulgaristan ve Rusya'dan Türkiye'ye toplu olarak göçlerine neden olan göç.

        Tüm bu göçler, Anadolu’nun etnik yapısıyla birlikte, sosyal ve kültürel yapısının harmanlanmasına neden olmuş, etnik dilleri olumsuz etkilemiştir.Lazlar bunların başında geliyor, çünkü, özellikle kavimler göçü olmak üzere, tüm göçlerin istasyonu  Kafkasya’nın güneyidir. İnsanlar sürekli buralardan yayıldılar, batıya ve Anadolu’ya. Eğer “M.Ö-M.S”sinin tarihçileri Lazları antik çağ ve sonrasında Kolhis’ler diye tanımlıyorsa, kolhis’ler Lazların atalarıdır-ki doğrudur- O halde, Lazlar Kafkasya’da  ‘Kavimler göçü’ öncesinin sahipleri olarak görülmelidir. Lazlar buraya bir yerlerden değil, buradan bir yerlere dağılmışlardır. Bilmem belki de insanlık tarihi burada başlamıştır(Ne ilginçtir ki bu yazımdan 6 yıl sonra güney Kafkasya da yapılan kazılarda; ilk canlı türü olan insanin atası  Homo Erectus’un 1.700.000 yıllık fosili bulunmuştur. Dünya’da bulunan en eski Homo Erektus fosili olarak kayıtlara geçmiştir. Yakın zamanlarda; Arkeologların ve Antropologların. Bu bölgede yoğunlaşmaları daha da ilginç. Tüm bunlar bölgedeki insan varlığının ne kadar eskilere dayandığının göstergesi. Birileri artık; Doğu Karadeniz’in yerli halkı  Lazlar’ın ve diğer Kafkas halklarının Doğu Karadeniz'e ve Kafkasya'ya nereden geldiklerini değil, insanların Doğu Karadeniz'den ve Kafkasya'dan nerelere yayıldıklarını tartışabilirler....)

        Kaynaklara baktığımızda; M.Ö. 150-M.S. 600 yılları arasında Doğu Trabzon ile Abhazya arasında kalan sahil ve hinterlandının tek hakimi olan  Laz krallığının bu bölgede yaşayan çok sayıda halkı yönettiklerini görüyorsunuz. Bölgeye bizzat giden Prokopius'un notları (MS 554)yazarın Çani olarak adlandırdığı Lazlar hakkında detaylı bilgi vermektedir: Lazlar; kadim(eski) zamanlardan beri, herhangi bir hükümdara bağlı olmayan bağımsız bir halk olarak yaşamışlardır. Bizanslı tarihçi Agathias'ın ise M.S. 6. Yüzyılda tuttuğu notlarda Laz ve Kolhis  terimlerini ödeştirmektedir: “Lazlar büyük ve gururlu bir halktır ve onlar, oldukça önemli başka kavimlere hükmetmektedirler. Kolkhidalıların antik isimlerine bağlı olmaları ile abartılı bir şekilde gurur duyuyorlar ve muhte- melen kibirli yaklaşımları da bundan kaynaklanmaktadır"

        Bundandır ki; Doğu Karadeniz’de her oluşumun eski bir sözcüğü, her nesnenin eski bir adı vardır. Ancak, bu bu isim ve sözcüklere günümüzde rastlayamazsınız. İlkin yerleşim yerlerinin ve bölgelerinin adları değişti. Önce Osmanlıcalaştırıldı, sonrasında Türkçeleştirildi. Nöğedi, 17. yy’da Makriali olarak Osmanlıca’ya, sonra da Kemalpaşa olarak Türkçe’ye dönüştürüldü. Sırasıyla; Aslağa  Abuislah, Sidere Derecik, Lome Yolgeçen oldu. Jordanialar Cordan, Mouravişvililer Muradoğlu yapıldı. Evrensel kültürün zengin mozaiği diller, sanki bile-bile yok edildi. Anadolu’muzu ben  kültürün evrensel köprüsü olarak görürüm. Böylesi yaklaşımlar bu evrensel köprüyü her geçen gün örseleyecektir. Kent, köy ve bölge adları binlerce yıllık uygarlıklardan süzülerek gelmiştir. Değiştirilmemelidir diye düşünüyorum. Bir dilin yok edilmesi bir kültürün tüm geçmişiyle yok edilmesidir. Bir dili ve kültürü öldürerek bir başka dil ve kültüre yaşam veremezsiniz. Aksine evrensel kültürü örselersiniz. Dünya üzerinde 5 bini aşkın dil var. Egemen dilerin baskısı, küresel saldırı karşısındaki tek tipleşme, her türlü emperyal baskı ve  kültür emperyalizmi bu dillerin çoğunu öldürme sürecine soktuğu bilinen bir gerçek. Bu bağlamda en azından her ülke kendi içinde, dilleri ve kültürleri yaşatmaya yönelik evrensel kültürel politikaları uygulamaya sokmalıdır.

Onun için; Milliyetçi ırkçı politikalardan kendimizi arındırarak, dillerimizin evrensel işlevini “TÜRKİYE CUMHURİYETİ”’nin üniter yapısına saygılı kalarak korumalıyız; eğer evrensel kardeşliği istiyorsak.>>

 

        7 yıl önceki bu yaklaşımımı doğrulayan  sürece işaret etmek gerektiğini düşündüm: İstanbul kaotizmi içindeki  sokakların insanlarını hiç yekinen izlediniz mi? İnsanlar ne kadar birbirinden farklı. Bu nedenle; saçının, teninin farklı fiziksel görüntülerinden dolayı insanları hep ayrı bir ırk grubuyla özdeşleştiririz. Çünkü psikolojik olarak bir ırk aidiyeti(ait olma) içinde olmuşuzdur sürekli. Bundandır ki, fiziksel özellikleri, coğrafi kökenleri ve ortak kültürleri birleştirerek kendimizi bir ırk çerçevesinde gruplandırırız. Bu süreç evrensel bir yanlış olsa gerek..  

LAZLARIN TARİHİ

        Küreselleşme ve  Yeni Dünya Düzeni dayatmasında kendini gösteren etnik kimlik tartışmasından soyut bir süreç işleterek ‘Lazların tarihi’ne geçmezden  önce, özellikle “Tarih”in tanımlanması ve belirlenmesi konusuna kısaca değinmek gerektiğini düşündüm: “Tarih geçmişe ilişkin, olayları yer ve zaman göstererek ve sebep-sonuç(determinist) ilişkisine bağlı kalarak; insanları etkileyen olayları anlatan, inceleyen bilim dalı… İnsan kayıtlarına ve yazılı - sözlü kaynaklara dayanır. Akademik olmayan ‘Sözlü kaynakları  Tarihçiler pek güvenilir bulmadıkları için; birincil kaynak olarak kullanmaya yanaşmazlar. Fakat yine de bilginin gerçek kaynağına ulaşmak için bu yöntemden faydalanırlar. Sözlü kaynaklar, sözlü tarih adı verilen alt disipline temel oluşturur. Her olayın sebepleri ve sonuçları vardır ve tarihteki olaylar bir zincirin halkaları gibidir.Tarihteki bir durum, bir önceki durumun sonuçları arasında ve bir sonrakinin sebepleri arasındadır. Sebep-sonuç ilişkisinin, tarihin tanımlanmasında büyük bir yeri vardır. Önceki olayı bilmezsek, sonraki olayı kavrayamaz ve olay-olgu bütünselliği içinde tarihi gerçekleri yakalayamayız.
Olay:  İnsanları ilgilendiren sosyal, ekonomik, kültürel, dini ve benzeri  alanlarda meydana gelen oluşumlardır.

Olgu:  Oluşum süreci içinde ya da başka bir şeyin belirtisi olarak gözlemlenmiş olaylardan ibarettir.  Osmanlı’nın Doğu karadenizi fethetmesi olaydır. Doğu Karadenizi İslamlaştırması ve Türkleştirmesi olgu'dur.”

        Biz genellikle Lazları olgular çerçevesinde tanımlayarak, kültürel zenginliğiyle bütün evrensel kimliğine karşı duyarsız kalmışız.

        Lazların tarihine  ‘Olay-Olgu’ çerçevesinde bakılması ve hazırlanması gerekir. Bu demek değildir ki, bugüne dek yapılanlar yadsınsın. Fakat son 10 yıldır Lazların tarihi ile ilgili kitapların Gürcü ve Rus tarihçilerinden tercümelere dayandığı, özgün bir çalışmanın olmadığını söylemek olası. Genelde her fetih seferinde imparatorların veya kralların yanlarında bulundurdukları M.Ö- M.S’ sının antik çağ tarihçilerinin seyahatnamelerinden ve çağımız tarihçilerin yapıtlarından  faydalanarak hazırlanmış kitapların tercümelerini sunmuşuz halka. Örneğin; Sokrates’in öğrencisi Ksenofon ya da Xenophon ( M.Ö. 430?  M.Ö. 355?, Amasyalı tarihçi Strabon(M.Ö. 64- M.S. 21) ve İzmitli Lucius Flavius Arrianus Ksenophon( M.Ö. yaklaşık 86) gibi antik çağın tarihçi, coğrafyacı ve filozofları ile çağımızın; W.D. Allen, A.Bryer, R. Beninghaus, Michael A.Meeker, G. Dumézil, V.Minorsky. Hep bunlardan faydalanmışız. Elbetteki antik çağ tarihçi ve coğrafyacı filozofların  yanında değil ama  çağımız kaynak sahipleri arasında bizim tarihçilerimiz olamaz mıydı? En iyi tarihçi dediğimiz sayın F. Kırzıoğlu bile Laz adının nerede geldiği konusunda: “...Laz adı ise, Kafkaslar bölgesindeki birçok coğrafya ve kavim hatta kişi adları başındaki seslinin yutulmuş biçimiyle söylenen adlar gibi, başında bir sesli bulunan Alaz (Alas) idi. Buna, iki ırmağa adını veren Alazlar anlamındaki Alazon’dan öğreniyoruz...”  diyerek; Alazia, Alazonia ve Alazonlar gibi Mysia yöresi tarihsel coğrafyasının adlarından “Laz” olgusunu saptaması hiç doyurucu gelmiyor bana. Salt kırzıoğlu değil elbet ;  Prof. Michael A.Meeker’in, S.Deligiorgis’in anlattıklarını  aktararak: “... Laz terimi Rumlar tarafından, hiçbir şekilde Türkler ya da Lazlarla ilgili olarak düşünülmez, tam tersine, onun özellikle, Rumca bir terim olduğu öne sürülür. Laz’ın ‘Yaşasın Yunanistan’ın bozuk bir söylenişi olduğu inancı vardır...” demesi ile: “Doğu Karadeniz bölgesine yerleşme hadisesi çok eski tarihlere uzanmaktadır. Araştırmalar bölgeye ilk olarak M.Ö.III. bin ile II. bin yılları arasında Oğuzlar’ın öncü kollarından biri olarak kabul edilen “Gas/Kas” ve “Gud/Gutiler” in yerleşmeye başladıklarını ve bunların Anadolu ve Azerbaycan’da ilk Bozkır kültürünü yaşayan Proto(ilk)-Türkler olduğunu göstermektedir..” diyen yabancı tarihçilerin kendi ırk ağırlıklı yaklaşımları da doyurucu değil. Tüm bunların yanında:  “Güney Kafkasya’da Zengin ve nüfuslu bir beyin Lazıro ve Gür isminde iki oğlu varmış. Laziro çok sevdiği atını satınca küsmüş ve Ailesini alıp karadeniz’e inmiş. Ondan türeyenler Laz, kardeşi Gür’den türeyenler de Gürcü halkını oluşturmuş..İşte Laz ve Gürcü akrabalığı buradan geliyor.” Söylenceyi doğru kabul etmemiz de olası değil. Bu varsayımlar ve söylenceler  tarihi belirleyemez. Bugün halk arasında söylenen daha tutarlı ve mantıklı bilgiler vardır. Kim bilir kaç bin yıldır akıp gelen bilgilerdir. Önemli olan onun odağına inebilmektir. Her ne kadar; ‘ Karadeniz'in doğu sahillerinde, bölgenin doğal yapısı gereği, tarih boyunca ağaç ve ahşap kültürünün ağırlıkta olması, en eski dönemlere ait kalıntıların günümüze ulaşmasını büyük ölçüde olanaksız kılmıştır.’ Deniyorsa da, Doğu Karadeniz halkı ile (özellikle Lazlar)  ilgili bilgiler  kesin bir yerlerde gizemini koruyordur. Ciddi ve kapsamlı ve de geniş zamanlı araştırmalarla ulaşılabilir.  150 milyon dokümana sahip Osmanlı arşivi; değil ulusların yerdeki karıncanın tarihini gizlediğine inanıyorum.

      Bilim adamı  özentisine girip; bilginin ve insan eyleminin kaynağını ve ilkelerini inceleyen düşünceler bütünü içinde davranışlarla; tarihin felsefesini yapacak değilim,ama yaşadıklarım ve gözlemlediklerimle özgün çalışmalara kaynak olması bağlamında; yazılı-sözlü kaynaklarla harmanladığım sunumda bulunmak istiyorum. Kısacası; yazılı-sözlü tarih bütününde olayları ve olguları harmanlayarak konuyu işlemeye çalışacağım:

         Karadeniz ile hazar denizi arasında doğu-batı paralelinde uzanan ve yüksekliği orta kısımlarında beş bin metreyi aşan sıradağların adı; Kafkaslar. Ortaçağ İslam gezginlerinin seyahatnamelerinde ve çeşitli eski Türk kaynaklarında Kafkasya ya da Kafkaslar adına rastlanmaz. Kafkasya adının bir bölge adı olarak kullanılması 19. Yüzyıl başlarına rastlar. Ünlü tarihçi  Prof. Dr. Mehmet Fahrettin Kırzıoğlu’ndan (1917 Kars-2005); Kafkasya adının  1856 yılından itibaren Türk kaynaklarında yer aldığını öğreniyoruz.

        Tarihçi olayları daha iyi anlamak için geçtiği yeri bilmek zorundadır. O yerin dağlarını, nehirlerini, toprak özelliklerini v.b. bilgileri o’na coğrafya bilimi verir. Coğrafyacıların aşağıdaki belirlemeleri; Kafkasya’nın Tarihiyle örtüşüp-örtüşmediğini tartışır hale getirdiğini, bu nedenle tarihçileri ikilem de bıraktığını söyleyebiliriz:

        Coğrafyacılar Kafkasya’yı kuzey ve güney olmak üzere ikiye bölmüşler. Bölgenin tarihî, etnik, sosyolojik yapısı bu iki tanıma göre belirlenmiş. ‘Kuzey Kafkasya’ denildiğinde, bugün Rusya federasyonu sınırları içinde kalan sözde özerk Adige, Karaçay-Çerkez, Kabardın-Balkar, Kuzey Osetya, Çeçenistan, İnguşetya ve Dağıstan cumhuriyetleri-Güney Kafkasya denince de;  Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan Cumhuriyetleri ile Abhazya, Acara, Dağlık Karabağ, Nahçivan özerk cumhuriyetleri ve Güney Osetya bölgesi akla gelmektedir. Ki doğrudur. ‘Fakat Kafkas halkları’ dendiğinde ise; Adige, Abhaz-Abazin, Kabardey, Karaçay-Malkar, Oset, Çeçen-İnguş ve Dağıstan halkları akla gelmesine karşın, Lazlar ise akla gelmemektedir. Neden Lazların yaşadığı etnik ve kültürel coğrafyanın adı konmaz, anlamış değilim!?. Birilerine göre tek bir Kafkasya vardır, o da bugün pek çok çevre tarafından Kuzey Kafkasya olarak adlandırılan bölgedir. Bu sınırlandırma eksik kalmaktadır. Çünkü bugün siyasî açıdan Gürcistan bağlı olan Abhazya ve Güney Osetya da, etnik ve kültürel açıdan Kafkasya’nın bir parçasıdır ve tarih itibariyle de Güney Kafkasya’ya dâhildir.

        Birilerine göre, Güney Kafkasya tabiri tamamen uydurmadır. Onlara göre bölgenin literatür’deki asıl adı “Kafkas Ötesi.” Bu anlamda, Ruslar bu bölgeye “Zakavkaz”, İngilizler  “Transcaucasus”, Osmanlı ve Arapların ise “Mavera-i Kafkasya(Öteki Kafkasya)” demektedirler. İşte bu mantıktır ; Dağıstan halklarından 19 bin kişilik Agullar’ı Kafkas halkı kabul eden ve bir milyona yaklaşan nüfusuyla Lazları ötekileştiren. Oysa ki;  Megrelleri de kattığınızda Lazlar akrabalarıyla 5 milyonu bulmaktadır. Böylesi yaklaşım, “Onlar da kim? Bir buçuk millet işte!” Mantığının ırkçı yansımasından başka bir şey değildir. Sadece Düzce’ye bağlı 30’ u aşkın   köy ve mahallesinde Agular kadar göçmüş  Laz olduğunu özellikle vurgulamak isterim. Bilindiği gibi salt Düzce’de değil; 93 harbi diye adlandırılan 1877-78 Osmanlı -Rus savaşı sırasında göç edilen Marmara bölgesinde Akçakoca, Sapanca, Yalova, Karamürsel, Gölcük, Düzce, İzmit kentlerinde en az Düzce’deki kadar Laz köyünün ve mahallesinin olduğu unutulmasın! Unutulmasın ki;

 1810'larda Laz nüfusu 600 bini aşkın bir nüfusa sahipti. XVII.yüzyılda tarihçilerin saptamalarına göre; Lazistan sancağında sadace 100 aile Ermeni varken, Trabzon sancağına bağlı illerden; Trabzon’da 20555, Samsun’da 22000, Gümüşhane’de 900 ve toplam 43500 ermeni orta ve Doğu Karadenizde yaşamaktaydı. Lazistan, Trabzon ve çevresine oranla böylesi daha  homogen bir yapıya sahipken, Laz nüfusu nasıl saptanamaz?! 

 

 ARHAVİ TARİHİNİN SOY BOYUTUNDAKİ ESİNTİLERİ:

 

        Yadsınamayacak bir gerçek var ki; o da: Dünyanın çeşitli bölgelerindeki insanlar arasındaki sosyolojik değişikliklerin, çeşitli zamanlardaki olay-olgu bütünselliğinde gerçekleşerek, büyük oranda olmasa da günümüz ulusların tarihini belirlediğidir. Ulusların tarihinin belirlenmesinde biyolojik değişikliklerin yanında, sosyal değişiklikler, önemli etmendir. Ulusların belirlenmesinde; salt biyolojik esasın dikkate alınması, ulusları üstün ırk megalomanlığına(faşizme) taşır.    Bilim adamları biyolojik açıdan ırk kavramı üzerinde durmayı evrensel bir zorunluluk olarak gördükleri için; insanın fiziksel görüntüsünün genetik yapıyı ne kadar belirlediği üzerinde durdular ve insanların farklı resim vermesinin, yalnız o insanın göz rengini ve saç şeklini farklı kılan spesifik(özel) genlere sahip olduğunu gösterip göstermeyeceğini araştırdılar. Bu süreçte dilbilimciler, Avrupa kıtasında ve Hindistan’da konuşulan dillerin çoğunun tek ve eski bir dilden türediği savını bırakmışlardır. Özellikle evrim biyoloğu Russel Gray ve öğrencisi  Qeentin Atkinson 144 Hint-Avrupa dilini inceleyerek, bunların dayandığı temel dilin yaklaşık 8 bin yıl önce Anadolu’daki Neolitik çiftçiler tarafından konuşulduğunu ileri sürebilmiştir. Hint-Avrupa dillerinin 7.800 ve 9.800 yıl önce birbirinden ayrıldığını söyleyen Yale Üniversitesi’nden İsidore Dyen ise; bu dillerin kökenini, artık kullanılmayan bir dil olan Hitit dili olduğunu söylemektedir. Bazı dil bilimcileri ise Hint-Avrupa dillerini ‘Kurgan atlıları’ tarafından yayıldığını söylemektedirler( Reyhan Oksay-Cumhuriyet Bilim Teknik 873/3- 13 Aralık 2003).

      Kurgan Atlıları’nı araştırdığınızda   kaynaklardan şöyle bir bilgi alıyorsunuz: Kurgan; Orta Asya da hun devrinde gelişim göstermiş mezar anıtlarına denir .Tarihte İskit kurganlarından söz edilir-ki Strabon’un, Trabzon’un güneyindeki işaret ettiği Skydises/İskit/Sko-lat/Kolat Dağları isminden hareketle İskitlerin Gümüşhane’nin kuzeyine düşen Kostan Dağı, Yağmurdere Bölgesi, Çakırgöl Dağları ve Kolat Dağları bölgesine de yayılmış olduğunu vurgulamaktadır.– Ölülerin el yapımı tepelere gömülme kültürü ve bunun yaygınlığı incelendiğinde, kuzey Kafkasya’daki çekirdek bir populasyonun(belirli bir bölgede bulunan aynı türe ait bireylerin oluşturduğu topluluk) Orta Asya’ya İskandinavya’ya ve Anadolu’ya dağılmış olduğunu bulguluyor tarihçiler. Bu sonucun  ırk coğrafyasını karmaşık bir hale getirdiğini söyleyebiliriz.  

         Bu noktadan esinlenerek, olguyu  evrensel kardeşlik boyutuna taşımak istiyorum : “Pek çok ırkın tanımında kullanılan dış belirtiler-ten rengi ve saç şekli-bir avuç gen tarafından belirlenir. Oysa ayni ırktan gelen iki insanını genleri çok farklı olabilir. Bunun tam tersi farklı ırklardan gelen iki insanını paylaştığı gen yapısı, aynı ırktan gelen iki kişiden daha fazla olabilir. Her şeye karşın, bilim adamları genetik biliminden yararlanarak büyük toplulukları coğrafi köklerine göre gruplandırıyor…. Ancak bu yaklaşım birbirine karışmış gruplarda işe yaramaz.

 

 

        Doğduğum köydeki sosyolojik oluşumu, biyolojik esaslara göre tanımlamak olası mı? Değil, çünkü Sidere/Derecik köyü sülalelerinin nerden ve ne zaman geldiklerinin ve köyün tarihi ile ilgili kesin veriler yok. Değil kabilelerin Sidere adının bile nerden geldiği bilinmemektedir. Çok asi olan deresinden aldığını söyleyenler olduğu gibi, devasa mitolojik sedir ağaçlarından aldığını söyleyenler de var. Fakat tarihi kaynaklar da Sider-Sidre-Sidere olarak geçtiğini görünce; ‘Sider’den ‘Sedir’ ağacı çağrışmıyor diyemeyiz. Çünkü sadece iki ünlü yer değiştirmiş: “i” ve “e”. Köyün geçmişiyle kimsenin net bilgisi yok diyebiliriz.

 

 Arhavi geneli için de farklı bir değerlendirme yapma olasılığınız yok. Bu noktada da tarihi belirsizlikler kendini koruyor:

         Milad’ın öncesi ve sonrasında çeşitli uygarlıkları konuk etmiş Arhavi’nin adının  nerden geldiği, ne anlama geldiğini bilmiyoruz. Bu aslında dünyadaki tüm yerleşim birimlerinin genel kaderidir. Tüm dünya ulusları yerleşim birimlerinin tarihini bilir, fakat doğduğu, köyün, kasabanın, kentin adının tarihini ve anlamını bilmez. O adlar benim için, evrenin çözülmesi gereken şifresi gibidir. Newyork, Eskişehir, Diyeribekir, Yenişehir vb. 20.yy adlarından söz etmiyorum; Arhavi, Paris, Arhavimizin güzel köylerinden ve ayni zamanda Togo’nun başkenti lome’den, vs’den söz ediyorum. Bilmek istiyorum, çünkü bilinenler var.

         Yöremizdeki tüm yerleşim isimlerinin Lazca olduğunu düşünmüşümdür hep.

        Ünlü İngiliz tarihçisi William Edward David Allen; şu değerlendirmesiyle adeta “Düşünmekte haklısın!” diyor: 1932 yılının Londrasında yayınlanan eserinde. W.E.D. Allen Karadeniz’de Rumca sanılan birçok yer isminin Lazca olduğunu ileri sürerek; Mapavri (günümüzde çayeli) isminin ise "yapraklı" olduğunu söylüyor. İlginç  saptaması devam ediyor. Samsun, Trabzon, Rize ve Atina isimlerinin Lazca olduğunu; Atina(Pazar)’lı Fevzi efendiden dinlemiş. Bilindiği gibi ‘Zeni’ Lazca’da ‘Düzlük’, ‘Sumi’ ‘Üç’ anlamında bir sözcük. Samsun adı   Grekçe Amisus=Sami - Zeni= Üç düzlük. Trebizond=Dubu - Zeni= İki düzlük. Rize= Eri - Zeni= Askerlerin talim yeri. Atina =Işıklı yer(Megrelce Oteni-Lazca Otanu’dan geliyor).

        

        Büyük sülalelerin kökenine inmeye çalıştığınızda efsanevi anlatılarla karşılaşıyorsunuz. Özbirincilerin, Giritlioğluların. Mirasyedilerin, Selimoğulları, Ataselimlerin, Feyzioğulların, Kurt(d)oğluların, Lakerdaların, Tuzcuoğulların, Zaimlerin, Toramanların, Zoralların, İpekçilerin, Gümüşellerin, Büyüklülerin, Çarmıklıların, Celayirların, Karaşahinlerin, Başköselerin, Banoğluların,  Namlıların, Şekerlerin, Erkanların, Günalların, Altanların, Birincilerin, Şeşenlerin, Canların, Özkazançların, Bilginlerin, Çakarların, “Çetinoğullarının, Kaptanoğullarının, Turna’ların(Ömerağalar), Mametoğlu’ları-ki bu son dört ailenin Arhavi’nin en eski aileleri olduğu söylenir”-  Galatalı’ların, Gümüşlerin, , Güvenlerin, Kekevaların, Özbaylar’ın, Cordanilerin, Filibeli’lerin vs Nerden ve ne zaman geldikleri pek bilinmez. Çoğunun kendi içinde bir söylencesi vardır. Kendileri bilir. Kamuoyu bilmez…

             Sülalelere dayalı bir soy taramasının, gerçek tarihin altyapısı olduğunu düşünüyorum. Örneğin Galatalı, Çorbacı, Celayir, Giritli ve Filibeli soyları ve  soyadları yöremiz özgünlüğüne göre ilginç soy isimler. Bu soyadına sahip olanların soyadı olarak aldıkları yöre ve kentlerle ilişkileri konusunda bir şey diyemediğimiz için, beyin korteksimizi(merak boyutunda) zorladığı kesindir. Filibe: Trakya’nın Osmanlı kültürü ile varsıl önemli kültür merkezi. Bulgaristan Türkleri bu efsanevi kente Filibe , Bulgarlar Plovdiv diyor. Bir kişinin veya gurubun bu soyadını alması için ora ile bir ilişkisinin olması gerekir. Birinci olasılık kişi orda çalışmış veya askerlik yapmıştır , bu nedenle bahriyeli olarak terhis olanlara ‘Bahri-yeli’ denmesi gibi Filibeli denmiş ve soyadı kanununda Filibe soyadını almış-ki uzak bir olasılık- olabilir. İkinci olasılık; Arhavi’ye veya yöreye göçen bir Bulgar Türkü veya Laz’ın soyadı kanunun sonrası aldığı soy adı olabilir. Ki olası, çünkü Soyadları, kişinin soyunu belli eden adlardır. Soyadı Kanunu’nun(21 Haziran 1934. Asimilasyon politikasının yansıması sayılabilecek, soyadları Türkçe olacak’ mantığıyla yasa 24 Kasım 1934’te yenilendi.)  ilk yıllarında bu titizlikle uygulandı, fakat sonradan, özellikle birbirine küsen aileler bu soy adlarını değiştirdiler. Böylesi keyfi veya duygusal nedenlerden dolayı soy kökenleri karmaşık bir hal almaya başladı. Bir de tarihin akışı içinde parçalanan, ama özde akraba olan sülaleler var.

        Arhavi’deki ailelerden; yalnızca Cordaniler yazılı tarihteki yerini ‘derinlemesine olmasa da’ almaktadır. Fakat 20. yüzyılın başlarında önemli aileler Doğu Karadeniz için eksik de olsa yazılı kayda alındığını görüyoruz. Örneğin Arhavi için önde gelen aileler(bana göre tüm aileler önde gelen ailelerdir, çünkü birbirlerinin türevi aileler çoktur) şöyle sıralanmış, dahası sıralanması gerekirdi: Cordan-zâde Hacı Azîz Ağa; Hamîd Efendi; Dursun Efendi; Kurd-oğlu Hacı Mahmûd Efendi; [Kurd-oğlu Hacı Mahmûd Efendi’nin] birâderi Hacı Hasan Efendi; Çorbacı-zâde İncinel(Civil Engineri/Mühendis) Kör Hüseyin efendi, Hacı Şâhin-zâde Mehmed Bey;  Hacı Ali-oğlu Hasan Bey; Hacı Ali-oğlu Yakub Efendi; Mirasyedi-oğlu Mahmûd Efendi; Mamedoğulları, Memoğulları, Ömerağa-zadeler, kaptani-zadeler, Tüzcü-zadeler, Zaim-zadeler, Birinci-zadeler, Kanzanci-zadeler, Yörük-zâde Hacı Ali Efendi; Bayrakdâr-oğlu Hacı Ali.

        Kim bilir, Arhavi genelindeki tüm aileler için de, ne denli gizemli bir geçmiş vardır?

        Cordanların, yazılı tarihte; Kumanların soyundan geldikleri yazılmaktadır…  Of’a bağlı Hastikoz (Aşağı Kışlacık) köyü ile Hayrat’a bağlı Hanlut (Dağönü) köyünün Cordanlı mahallesinde Cordanlar ailesi vardır. Yine Çaykara’ya bağlı Şur (Şahinkaya) köyünde şimdi soyadları “İşçi” olan Cordanlar olup, bunlardan bir kısmı Hatay’ın Kırıkhan ilçesine yerleşmiştir. Yine Çaykara’nın Çamlıbel köyünde Cordanoğulları adıyla anılan aileler bulunmaktadır. Arhavi ve Artvin’deki Cordan’lardan söz etmiyor.

        Tarihi kaynaklarımız her nedense Canca beyliğinden ve yerleşim bölgesinden de doyurucu bilgiler vermemektedir. Verse bugün sözlü tarihin bir biçimi olan söylenceler gerçek  yazılı tarih kimliğini kazanacaktır belki. Bu konuda birkaç anekdotuma yer vermek istiyorum: “ Mustafa Özkan emekli bir subay. Babası Mehmet Ali Özkan, Ali’nin oğlu. Ali ise Yakub’un, o da Feyzullahı’ın oğlu. Feyzullah Arhavili Deli feyiz’in soyundan geliyor. Feyzullah kan davası yüzünden Arhavi’den kaçıyor ve Perşembe Kışla limanına sığınıyor. Burada Yumutaş köyünden evleniyor ve Yakup isminde bir çocuğu oluyor. Memlekete gizlice dönüyor. Tarladaki kadınlar görüyor ve hasımlarına haber veriyorlar..Feyzullah bir daha Perşemeye dönemiyor(Yıl 1830). Feyzullah, Arhavili Feyizoğllarının, Selimoğulların ve Ataselimlerin akrabası. Ataselimler benim akrabam olduğuna göre; dıdının-dıdısı olsa da Lazca bilmeyen Mustafa Özkan benim akrabam. Bu zincir evrensel kardeşliğe giden yolun küçük bir patıkası. Burada şunu vurgulamak istiyorum: Siz aileden başlayarak Yerel soy zincirini, ordan da Ulusal, derken evrensel zincire ulaşırsınız.   Arhavi’deki büyük ailelerin kesin bir tarihten gelen soy zinciri vardır. Geçmiş uygarlıklarla olan bağlantının yerel bağlantıdan geçtiğini söylersek, bölgenin ve ülkenin tarihini belirlemede önemli bir kapı aralayacağımızı unutmayalım.

        Feyzullah’ın öyküsü burada bitmiyor. Deli Feyiz’in soyu olduğunu söylemiştim. Deli Feyiz’in iki kardeşi daha var. Biri Mehmet, diğeri Mustafa. Deli Feyiz’den gelenler Feyizoğlu soyadını alıyor. Mehmet’ten gelenler Selimoğlu, Mustafa’dan gelen soy Ataselim soyadın alıyor. Soy ağacı burada bitmiyor. Bu üç kardeşin babalarının adı selim. Selim ise, Kolağası Mehmet efendinin oğlu. Kolağası Mehmet efendi Yavuz Sultan Selim Trabzon valisi iken(1510), Yavuz’un bölük komutanı. Valiyi çok sevdiği için oğluna Selim adını koyuyor. Yavuz Mustafa’ya çok güvendiği için Lazistan beyliğini veriyor ve bir gurubu da Padişah olunca istanbul’a götürüyor ve sarayda görev verip Anadolu kavağına yerleştiriyor.

        Devam ediyoruz, çünkü bundan sonrası daha da ilginç: Tayfun Kavaklı, eski a

2067
0
0
Yorum Yaz