Sosyal, siyasal, ekonomik , kültür , Teknoloji, bilişim, Spor ve mizah alanlarındaki gelişim ve değişime katkı boyutunda politikalar tekniği ile yaklaşmak adına TEKNOPOLİTİKALAR PLATFORMU oluşturmak..

ŞENOL GÜNEŞ KANARYA'DAN SONRA ASLAN DERBİSİNİ DE KAYBETTİ

23/12/2009 ·


RİJKAARD’DA ŞENOL GÜNEŞ’İN CANINI SIKTI

        “Galatasaray liderliği bu sefer şutlamadı...” derken, liderlik gitti erken. Nedeni; FB’nin üzerine beklenmedik  Güneş’in doğması..

     Bugün de, Ziraat Türkiye Kupası maçında Güneş Galatasaray üstüne doğdu(2-1)

        Galatasaray Gençlebirliği maçına oran çok farklı idi. Yedek ağırlıklı Aslan, klasik Galatasaray kimliğiyle bugün sahada müthişti. Bilmem yorum yapmaya gerek var mı?! Daha önce geleceğin yıldızı olarak tanımladığım Berkin belli ki Rijkaard’ın da dikkatini çekmiş..

       

        Son iki derbi, Şenol Güneş’in derdi,  

       Şenol güneş, Uzak Doğu’nun başarılı çalıştırıcısı ve futbolumuzun gururu. Nedense Yakın Doğu’da başarılı olamıyır. Bu gösteriyor ki Avrupa’da asla başarılı olamaz. Doğrudur, ülkemize dünya üçüncülüğü kazandırdı, fakat kimse gücenmesin, Güçlü kadrosu olan bir takımın başındaydı ve de gruplar fazla güçlü değildi. Böylesi bir kolaylıkta, Şenol değil, kesin bir başkası da takımı dünya üçüncüsü yapardı. Bunu bilen Haluk Ulusoy, başarılı çalıştırıcılar dururken Boluspor’u küme düşüren hemşerisini takımın başına getirebildi(2000-2002), çünkü bu pastayı başkasına yedirmek istemiyordu..Başarılı olmadı diyemeyiz, fakat dediğim gibi şans ve güç yanındaydı..

       Evet; Şenol çok iyi insan, fakat Ulusal takım ve Uzakdoğu dışında, ülkemizde başarılı bir çalıştırıcı olma konusunda çok şansız.  Önce Trabzon(1988-89), Sonra Boluspor(89-92), İstanbulspor(92-93), Tekrar Trabzonspor(93-97), Antalya(97-98) ve Sakarya(98-99) ve 2005’te tekrar Trabzon ve de tekrar Trabzon(2009)..Buralarda başarılı olduğunu söyleyemeyiz.

       Yine de tekrar-tekrar Trabzon’un başına getirilebiliyor. Gönlüm bu sefer başarılı olmasından yana. Bu şansı FB maçında yakaladı, fakat iyi kullanamadı. Eğer ikinci yarının ilk üç maçında başarısız olursa, tekrar Uzak Doğu yolu gözükür gibi..

        Evet; Galatasaray bu sefer liderliği şutlamadı, fakat Şenol Güneş şutlanmasında katkı verdi. Adeta FB üzerinde güneş gibi doğdu ve FB'yi lider yaptı..

         Güneşin bu takıma zamansız geldiğini ve başarıyı yakalamasının olası olmadığın yazmıştım. Netekim FB maçında bunu gösterdi..

         Galatasaray ve FB maçında iki yan hakem vardı ve o iki kimlik lideri belirledi. Bu gösteriyor ki, Hıncal Uluç'un benden sonra yazdığı; "FB birinci, Galatasaray ikinci" savı(mız) adım-adım doğrulanıyor. Ne diyor Toroğlu; "En zor koşullarda Fener bir çıkış bulup kendini kurtarıyor" Doğrudur, yan hakem sayesinde Fener Trabzon'u geçti. Birincisi, ofsayt düdüğü Trabzon'u bir golden etti. Eğer  gol olsaydı, FB biterdi. İkincisi Trabzon'un verilebilir-ki üç büyükler için o düdük çalınırdı- penaltısı es geçildi.

        İşin özü, El-Aziz’in, Es-Es maçı sonrası kükreyişi ile; Ankargücü’nun bariz golünün verilmemesi, Trabzon maçında-ki mağlüp da olabilirdi- yan hak-emen sayesinde Trabzon’un yüzde binlik gol pozisyonunun ofsayt bayrağıyla  durdurulması ile  en az 4 puan kaybedeceğine 6 puan kazanarak ilk  yarıyı ‘liderin 3 puan gerisinde tamamlaması gerekirken’ bir puan önde bitirmesi; nelerin oynandığının somut göstergesi. Tüm bunlar kural değil, hakem hataları sonucu ortaya çıkan bir olgu ve de dolgu..Düşünün; diğer büyüklerin başkanları da aynı tonda tepki verirler ise, seyreyleyin ikinci yarıdaki gümbürtüyü..

        Galatasaray'ın Gençlerbirliği maçındaki yan hakeme gelince, bilmem anlatmaya gerek var mı?!. Önceki yazımı okuyabilirsiniz:

        http://blog.milliyet.com.tr/Galatasaray_Genclerbirligini_liderlik_icin_devirdi/Blog/?BlogNo=219854

 

         Anlayacağınız bilinen takım yandan-yandan şampiyonluğa gidiyor. Ha, şunu belirtmekte fayda var; FB iyi idi, çünkü Trabzon çok kötüydü..

        Yeni lider sonrası yazılı ve görsel medya , özellikle yazılı basının yeni lideri kral ve de şampiyon ilan etmesi gerçekten düşündürücü. Aynı basın FB’nin ve Daum’un başarısızlıklarını, bitmişliğini ilan ederken, 180’lık bir açısal dönüşle  olguya yaklaşmaları, futbolumuzun nasıl yönlendirildiğinin göstergesi adeta..

        Çıkmışlar, “FB ikinci yari fikstürü ile yürüye yürüye şampiyon olur” diyerek şimdiden kılıf oluşturuyorlar. Hiç mi diğer takımlara saygınız yok!!??..Bu lig o kadar da basit bir lig değil..

        Köşe yazarlığı da..Büyüğü kendine geldi, güzel de yazıyor..Ya küçüğü..Küçüğü küçüklüğüne devam ediyor. Kendisine ayrılan köşesinde; ergen lise yıllarındaki fotoğrafçıya verdiğimiz pozu ile  profesyönel spor bilgiçliği yaparcasına; Arda’yı 5 yıl yaşlandırıyor, Elano’yu aşağılıyor, yetmedi yaşamın 4 elementinden söz ederek: “Hayatı oluşturan, devam ettirendir 4 Element. Biri olmazsa diğerleri olmaz. Bunu futbolda ararsak her takımda vardır. Galatasaray’ın 4 Element’i ise Baros, Keita, Kewell ve Arda...” diyor ve Elano’yu tümden siliyor...

         Anımsarsınız, Cem Yılmaz’ın Gora filmindeki Arif karakterinin şu konuşmasını:

        - Doğada bulunan 4 element Ateş, Su, Toprak, Tahta.

        - Tahta mı?

        - Tahta tabi zoruna mı gitti?

        Benim de zoruma gitti; çünkü Tahta yanlış, doğrusu Kalas; gerçekten kalas..

        Saatçı o’na verdiği paranın çeyreğini bana versin, ondan iyi yazmaz isem...

 

       Anlaşılan; kalaslıkların, senaryoların ve kurguların büyüğünü ikinci devre yaşayacağız..Gürültülerin de...

       

        ŞEVKET ÇORBACIOĞLU

        ŞUTLUYORUM

        evesbere@mynet.com

 

Yorum (yok) Yorum yaz!

ÇANKAYA BELEDİYE BAŞKANI SAYIN BÜLENT TANIK VE BİR PROJE ÖYKÜSÜ

21/12/2009 ·


ÇANKAYA BELEDİYE BAŞKANI SAYIN  TANIK VE DERELER
 
 Efendim; bu yazı nedeniyle belki "İnsanlar sizin gibi düşünemez mi? Düşüncelerinize benzer Proje üretemez mi?" diyerek eleştirileceğim, fakat ben yine de bu yazıyı kaleme aldım. Çünkü benzerliklerin ilginç bir öyküsü var; ama asla alıntıdır demiyorum...
 
 Konu; AA'dan sayın İlknur Çetinbaşın "Bülent Tanık'ın Ankara derelerinin üstü açılsın.." önerisini içeren haber.
 Bu haberi sayın Tanık'tan duymak beni onore etti ve de çok sevindirdi. Çünkü, projeler platformu olarak gördüğüm ve üyesi olmaktan onur duyduğum TMMOB gibi aydın bir örgütün önceki Başkanı'nının önerisi idi bu. Fakat haberi okuyunca bu önerinin Keçiören Belediye Başkanından geldiğini ve çok beğendiğini, bu nedenle böylesi bir öneri için proje geliştirmeden yana olduğunu okuyunca sevincim buruk bir sevince dönüştü.
Nedeni; dereler projesi ile birlikte Ankara'da Deprem tehlikesini azaltacak projeleri içeren ve  sizin köşenizde üç gün devam yazımda(31/12/2007-02/01/2008) bu projeleri önermemdi bir TMMOB mensubü olarak..
Size bu yazıyı yazmamdaki neden ise; benzer önerilerimizin bize karşıt ve bizleri proje üretememe ile suçlayan birileri tarafından sahiplenmesi. Yaşadığım bir başka konu da ilgili bakanlığa Deprem kırsalı üzerinde; geleneksel yapı teknolojisini terk edip, özellikle tüm fay zonlarında endüstriyel yapı teknolojisi bütünüde  seri prefabrik yapı teknolojisinden faydalanılarak satabil kalıcı  deprem konutları yapımı ile ilgili önerimdi. Önerimi gönderdiğimde aldığım yanıt-ki bende mevcüt- 'Biz böylesi proje çalışması başlattık(hala ortada yok)' yanıtını almamdı..
 Siyaset oyunlarının yoksulu insanlık varsılı değerli bilim insanı sayın Erdal İnönü'ye bir gün sormuşlar, "Sizin hiç mi projeniz yok, niçin önermiyorsunuz?" Sayın İnönü şu yanıtı vermiş "Olmaz olur mu; ne zaman öneride bulunsak, birileri kendi projeleri imiş gibi uygulamaya koyuyor..İktidar olalım görün projelerimizi.."
 İnsanlar projelerini yaşama geçirmek için ille de iktidar olmayı mı bekleyecek? Kısmi de olsa yerelde iktidar olanlar, neden iletişim kuramaz?

 Konu ile ilgili detay yazı:

 TMMOB-İMO ve TMBD-1948’in ortak etkinliği olan “Proje öncesi ve sonrası süreçlerde TMMOB ve Yerel Yönetimlerin İşlevi” konulu panelin oturum başkanlığını yapıyorum(31.10.1998). Önceki TMMOB Genel başkanI Bülent Tanık da panelistler arasında...
  Zaman-zaman solumda oturan Bülent Tanık’a göz kaydırıyorum. Sıkıldığı her halinden belli; çünkü kendisine hala konuşma sırası  gelmemiş. Nedeni en son sözü o’na vermeyi düşünmem...
 Söz sırası kendisine geldiğinde şunları söylüyorum:
 “Efendim son konuşmacımız sayın Bülent Tanık. Niçin en son konuşmacı sayın Tanık? Yılların oda birikimine sahip bir ağabeyimiz. Kent Plancısı. Kentleri yekinen izleyen biri ve  ‘Ada Dergisi’nin sorumlusu, sahibi. Kent hizmeti veren önemli bir proje kuruluşunun başında..Diğer panelistler elbetteki doyurucu bilgiler sundular. Sayın Tanık’ın bir bağlamda TMMOB ve Kent çerçevesini daha geniş boyutuyla işlemesi ve toparlaması açısından en son sözü kendilerine bıraktık. Konut ve Kent olgusuna değinecek. Planlamayı işleyecek..Özellikle Konut üretim sürecinde teknik ve mesleki denetimde Yerel Yönetim ve ilgili Meslek odalarının, TMMOB’nin işlevini yasal konumlarını geniş boyutta ele alacak..”

 Şu söyledikleri dikkatimi çekmişti:
 
 - Mühendis ve mimarların yaptıkları işin, devlet tarafından kendilerine bahşedilmiş bir alandan rant toplamak olmadığının toplum tarafından anlaşılır hale gelmesini sağlamayı en önemli meslek örgütü eylemliği olarak gördüm..
 - Bizim toplumda, aslında temelde anlatmamız gereken şey şudur; proje ve plan yapmak nedir, bunun değeri nedir? Bunu ne yazık ki gelişkin kurumsal yapıya sahip pek çok kuruluş da bilmiyor; vatandaş da bilmiyor...
 - Planlama, proje yapmak ve mühendislik hizmetlerini çok kesin bir toplumsal işbölümü olarak algılıyoruz, büyük bir kesimiz ve bu alandaki mesleki bilgi birikimini kutsuyoruz ve bunun sonucu olarak teknik alandaki eylemliliği, bu alana birilerinin özel bir vaha sağlaması, temiz bir alanda bizim bunu icra etmemizi sağlayacağı bir küvöz hazırlamasını bekliyoruz. Bu yaklaşım biraz teknisist yaklaşım, yani teknisyenleri elit bir konuma koyan bir yaklaşım. Teknisyenler, mühendisler, mimarlar bu toplumun unsurlarıdır veya yaşadıkları toplumun unsurlarıdır, içinde yer aldıkları genel toplumsal sistemden, siyasal sistemden kopuk olarak onları algılamak, onlara özel bir kimlik atfetmek doğru olmuyor....
 - Bir diğer alana da geçip, sözlerimi bağlayacağım. O alan da yerel yönetimcilik alanı. Zaman-zaman değinildi.-Sayın Başkandan başlayarak pek çok arkadaşım değindi.-yerel yönetimler diyince aklımıza belediyeler geliyor. Aslında gerçek anlamda yerel yönetim Türkiye’de belediye olarak kaldı, önceleri köy yönetimleri de, ihtiyar heyetiyle birlikte yerel niteliği yüksek bir örgütlenme idi, ama giderek köyün öneminin zaten gerilemesinden kaynaklanan belediye örgütlenmesi çok önemli ve tek yerel yönetim örgütü olarak görünüyor...Türkiye’de şu an 2863 aktif belediye var. Bu, 2863 belediyeden, Çankaya Belediyesi bence teknik ve kadro donanımı itibarıyla en gelişkinlerinden biri. Bu donanımıyla bile Çankaya Belediyesi, yapı denetim sürecinde ek denetim organlarına gereksinim duyuyor. Bu ek denetim organları, mevcut piyasa mekanizmalarıyla sunulabilir, sigorta kavramı gibi birtakım başka örgütlenmelerle sunulabilir. Batı Avrupa’daki, Alman, Fransız deneyimlerinde olduğu gibi özel statülü belirli mühendislik büroları kurularak, işte “Proof Engineering(Bir olayın doğruluğunu ortaya koyabilen mühendislik..Dirençli, kanıtlayabilen..)” dedikleri türde belli yapıların hizmetleriyle takviye edilebilir, ama şu anki konumuyla baktığımız zaman, bu 2863 belediyenin 2000 tanesinde yaklaşık, -yani bu 2000’in üstünde bir sayıdır, yaklaşık sözünü ettiğim- bir tek mühendis bile çalışmamaktadır, çünkü bunların büyük bir nüfusunun 2000’e yakın, 1500 civarında belediyenin nüfusu 3000’in altındadır. Nüfusu 3000’in altında yerleşmelerde, o yerleşmede bir mühendis yaşıyorsa ve belli bir formasyona sahipse, zaten belediye başkanı seçiliyor veya başka bir görevde, ama değilse de belediye kendi olanaklarıyla ve mevcut politikaları kapsamında yapı denetimi yapmaya yetecek, teknik bir örgütlenmeyi kendi bünyesi içinde sağlama gücüne sahip değil..
 
 Bunları neden yazıyorum?
 Tanık, güvendiğim dürüst bir insan..Aydın bir proje küvözü da diyebiliriz; bir bağlamda çıkardığı Ada dergisi gibi zenginlikler barındıran bir kimlik.. Proje varsılı Tanık’ı ben; siyaset coğrafyamızın engebesi saydığım, siyaset oyunlarının yoksulu olarak görüyorum...
 Cebi parayla dolu kimliklerin egemen olduğu siyaset dünyasında CHP’nin,  beyni projelerle dolu böylesi bir kimliği öne çıkarması bence kazanç; fakat, bu bağlamda Paneldeki gibi, biraz geç söz verildi kendisine.
  Kendisiyle bir dostumun nikahında karşılaştığımda “Önce borçlar, sonra büyük projeler” açıklamasıyla(12/06/2009) ilgili haberi işleyeceğim söyledim. Konun tam öyle olmadığı uyarısında bulundu. Biliyordum ki borçlar konusunda birilerini rahatsız etmek istemiyordu; her zamanki hoşgörüsü ile. Bu nedenle yazıyı öteledim. Bu sefer; 25/08/2009 günü toprak yollarının asfaltlanmasını isteyen mahalleliye:''Gidin Çankaya Belediyesi'nin önünde oturun'' demesi karşısında da elim klavyeye gitmedi; yanlış bir şey yazarım diye. Ama şunları düşünmedim değil; ülkemde inşaat başladıktan sonra proje hazırlama kültürünün egemen olduğu ülkemde Büyükşehir Belediyesinin sorumluluğunda olan alanlara CHP’li Belediye Başkanı olması nedeniyle hizmet götürülmediğinden acaba haberi var mıydı?...
 
 29/11/2009 günü “Başkentin Dereleri Yeniden Akacak” başlıklı Anadolu Ajansından İlknur Çetinbaşın haberi beni yazmaya itti: “Ankara (A.A)-Dikmen Deresi, Kavaklıdere, Ankara Çayı, Bent Deresi, Hatip Çayı, Kirazlı Dere, İncesu, Büyükesat Deresi, İmrahor Deresi; Ankara'nın yok olmuş su kanallarından bazıları. Ankara'nın bütün su kanallarını kaybetmiş bir kent olduğunu belirten Çankaya Belediye Başkanı Bülent Tanık, ‘Bazı projelerle Ankara'yı yeniden sularına kavuşturmak istiyoruz’ dedi.”
 Mogan ve Eymir gölleri boyunca uzanan vadinin Türközü-Cebeci'ye kadar indiğini anlatan Tanık, "Eymir gölü solucan gibi kıvrılarak gider. Onun benzeri 3 tane daha var. Türközü'ne kadar göl yapmayı planlıyoruz. Tabii Büyükşehir Belediyesi ile uyum içinde olunursa yapılacak bir şey bu diye konuştu...Tanık, Keçiören, Ankara, İmrahor çaylarının batıya doğru döndüğünü ve Polatlı tarafına Sincan'a akıp gittiğini de anlatırken, Keçiören Belediye Başkanının bu akıntıyla ilgili "Keçiören bölgesinde yüzey açarak kentle buluşturmaya yönelik projesi" bulunduğunu söyledi. Bu projeyi duyduğunda çok heyecanlandığını ifade eden Bülent Tanık,....”
 
 İlknur hanımla görüştüm; spor söyleşisi için gittiğini, konu kendiliğinden (simültane diyorlar) ortaya çıktığını, ilginç bulduğu için işlediğini söyledi.
 
 Bu haber beni  heyecanlandırdı ve de gururlandırdı..

 Gururlandırdı, çünkü bu öneriyi; 31/12/2007-02/01/2008 tarihleri arası üç gün devam eden “Depremler ve Dereler” başlıklı yazımda bende gündeme getirmişim. Yazıyı bir süre sonra Milliyet Blog ve Teknopolitikalar Blogcu’umda da kullandım..
 
 Öykü tadındaki yazının tamamını okuyabilirsiniz İnternetten. Nedeni Depremle ilgili ilginç önerilerim var:

 http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=7943912&yazarid=42
 http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=7948240&yazarid=42&tarih=2008-01-01
 http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=7952084&yazarid=42&tarih=2008-01-02


 http://blog.milliyet.com.tr/Blogger.aspx?UyeNo=1120064
 İşte yazının bir bölümü:

Ankara’nın Dereleri

 Gelelim Ankara’mızın derelerine... Bir zamanlar Ankara’nın tepelerinden ovalarına doğru akan, etrafı yeşil nakışlarla süslü derelerine... Ve kentleşme adına yer altına itilen, yerüstünün gümüşi gizemliliğe sahip çizgilerine..

 Ankara adeta dereler üstüne kurulmuş kent; Kavaklıdere, Hoşdere, Dikmen Deresi, Bentderesi, İncesu Deresi, Bülbülderesi, Bademlik Deresi, Kıbrısköyü Deresi, Hacı Kadın Deresi... Tümü; kentleşme adına yok edilen Ankara dereleri. Nerde bu dereler? Ya Hatip, Ankara ve Çubuk Çayları.. Bütün bu akarsu kaynakları; çevre duyarsızlığı içinde çarpık ve plansız kentleşmeye kurban edildi.

 Atatürk’ün öngörüsü ile hazırlanan, Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki kent planlamalarını, özellikle son 10 yıl için arar olduk. Bu planlamaların temel ilkesi, derelerin korunması idi. Ki ekolojik dengenin korunması bilincinin ve ekosistem duyarlılığının dünyamızda gelişim sürecine girmediği yıllarda Atatürk bu evrensel öngörüyü yaşama geçirmişti. Ankara’nın, Başkent ilan edilmesinden hemen sonra uluslararası bir yarışma ile planlanması ve 1932’de Hermann Jansen’in Planı’nın kabulü bu öngörünün kanıtıdır.. Atatürk Bulvarı’nın 1923-28 arasında açılarak üzerinde anıtsal nitelikte önemli kamu yapıları v.b yapılaşmasında, hangi akarsu yok edldi. ’Anadolu’da Kentsel Rönesans’ı başlatan bu duyarlılık şehir planlama, kentsel tasarım, peyzaj, kavramlarıyla birlikte pekçok meslek dallarının işbirliği ile gerçekleştirebilir. İşte tüm bunlar Cumhuriyetin ilk yıllarında yaşama geçirilmiştir. Çevreyi koruyan ’çağdaş, modern ve yaşanabilir’ kent kavramının temelleri o yıllarda atılmıştır. 1950 yılından itibaren Ankara’nın dereleriyle birlikte bu çağcıl kavram da yerin altına itildi. Kısacası, Cumhuriyetin ilk yıllarındaki çağdaş kent kavramı, 1950’lerde hızlı çarpık kentleşme ve göç olgularıyla kesintiye uğradı. 1960-65 birinci plan dönemiyle birlikte ve sayın Ali Dinçer ve özellikle sayın Murat Karayalçın’ın Belediye Başkanlıkları döneminde ’Çağdaş Kent Kavramı’ yer üstüne çıkarılmaya çalışıldıysa da, sonrasının yerel yönetimlerince ’siyasi ve ekonomik rant’ sarmalında tekrar yer altına sürüldü. Son 10 yıldır da alabildiğine yoğunlaştığını bilmem söylemeye gerek var mı??! Bu nedenle, bilhassa Ankara için ve diğer tüm kentlerimiz için ’Kentsel Rönesans’ın başlatılmasını zorunlu görüyorum. Avrupa Birliği uyum süreci de bu zorunluluğu getiriyor zaten... Siz bu süreci ’katlı kavşak’ misali yerin altına girip çıkmakla ve dereleri yok ederek işletemezsiniz.
 Teknopolitikalar Platformu Sözcüsü, İnşaat Mühendisi Şevket Çorbacıoğlu’nun ’Ankara fay gölünde bir ada gibi’ başlığıyla sunduğumuz yazısının üçüncü ve sonuncu bölümünde Ankara için ilginç öneriler yeralıyor. Bu bakımdam üç günlük bu yazının üniversiteler, yerel yönetimler (özellikle de rant pazarı açan İmar Komisyonu üyeleri) ve siyasetçiler tarafından çok okunup değerlendirilmelidir. Bir şeyler öğrenirlerse topluma daha fazla katkı sunabilirler.

 Biz yazıya dönüyoruz

 "Avrupa başkentlerinde dereler büyük önem taşıdığı için, kentlerin gelişimi akarsuların doğal yapısı bozulmadan yapılır. Çünkü genler nasıl ki biyolojik devamlılığı sağlıyor, doğanın da devamlılığını sağlayan derelerdir. Kentleşme adına doğayı mahvetmeye hakkını bize kimse vermedi. Eğer siz kent planlaması sürecinde dereleri dikkate almaz iseniz, kentin alt yapısını da bozarsınız. Örneğin Sıhhiye’deki su baskınlarının nedeni bu değil mi? Üstelik son zamanlardaki dereleri yollar ve yapılarla zorladığımız yetmemişçesine, katlı kavşak harekatıyla, derelerimize metrelerce fore kazıklar çakmaya başladık. Korkum, bir gün derelerin öfke ile yer üstüne çıkması... Altyapısı yetersiz Ankara beklenmedik afetle karşı karşıya kalabilir. Bu endişemin en az deprem endişesi kadar dikkate alınması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü zemin etütlerinin sağlıklı yapıldığına inanmıyorum. Bilindiği gibi 13.11.2006’da İstanbul Bostancı’da zemin etüdü olmadan kazı yapan sondaj makinesi ana doğalgaz borusunu deldiğini ve çevre insanını paniğe sürüklediğinin haberi manşet olmuştu. Aynı tehlikenin Ankara’da Fore kazıklarla derelerin yeraltı yatağının bozulması ve doğalgaz borularının patlamasıyla büyük bir facianın yaşanabileceğini unutmamalıyız.

 Dereler Bulvar Olursa

 Biraz sanal, biraz da fantezi denecek bir öneride bulunmak istiyorum: Ankara’nın coğrafi konumu; Orta Anadolu’nun düzlükleri ortasında kayalık bir alan görünümündedir. Bugün Ankara Kalesi’nin yer aldığı bu kayalık alan, artık kentin merkezinde küçük bir ada gibi. Bu adayı aralarında Çankaya tepelerinin de olduğu yükseltiler çevreler, ortada bir çanak bırakırlar. Eskiden bataklık olan bu çanak, cumhuriyet döneminde kurutularak yerleşime açılmıştı. Çankaya tepelerinin yeşillikleri arasından alabildiğine özgür akan dereler ovadaki çaylara karışırdı. İşte böylesine bir cennet ambiansında ’akarsu zengini’ olan Ankara’da yurttaşların faydalanabileceği bir akarsu bulunmuyor. Çünkü derelerin yerine bulvarlar akmaya başladı.

 Bentderesi Yükseltilirse

 Bu dereler kenti Başkentimizde, niçin tekrar derelerin aktığını görmeyelim? Örneğin; Kale ve Bent- deresi çevresi rekreasyon alanına, yani parkı, bahçesi, dinlenme ve yürüme parkurlarıyla nefes alma alanlarına dönüştürülemez mı? Kentin kanalizasyonuna verilerek yer altına itilen Bentderesi yer üstüne çıkarılamaz mı, olguyu başlatacak ölçekte bir plan çalışmasıyla? Yapay göller ve şelalelere yapılan yatırımlar, doğal derelerin ortaya çıkarılmasına kaydırılabilir. Anımsıyorum. Yıl 1973. Sıhhiye, şimdiki Abdi İpekçi Parkı yanında, kentin tüm kirliliği sırtına yüklenmiş, bezgin ve durgun akan bir dere vardı. Can çekişir sürünür halde. Sonradan üzeri kapatılarak canlı canlı defnedildi. Çankaya tepelerinden buraya akan, Kavaklıdere, Bülbülderesi, Hoşdere ve Dikmenderesi ile besleniyordu. Adeta o’nu besleyen kandamarları idi dereler... Kendisinden önce doğanın bu kan damarları, üzerinde yükselen binalar, üzerinden geçen yollarla doğadan koparıldı... İşte bu dereler Sıhhiye’deki gövdesiyle birlikte ortaya çıkarılmayı bekliyor. Ankara çayları iyileştirmeyi bekliyor.

 Bırakın katlı kavşak maliyetlerini, inanın bugün gereksiz olarak inşa edilen, yapay göl ve şelalelerden daha düşük maliyetlerle ’Vadi Projeler bütünü içinde ele alarak’ Ankara irem bahçesine dönüştürülebilir. Bu bağlamda, mevcut kent rantına yönelik projelerle, öneri projemin karşılaştırmalı ’Fizibil ve Rantabl raporlar’ çıkarıldığında gerçek görülecektir.

 Bir düştür kafamda kurguladığım: Tepelerden aşağı uzanan Cinnah caddesinde zehirli gaz saçan arabalar yerine, gelin duvağı gibi şelalelerle süslü yemyeşil bir dere akıyor. Her iki yanındaki çay bahçelerinde oturan ve Seymenler Parkı’na doğru yürüyen kentliler yorgunluklarını atmaya çalışıyorlar.

 Dozer=Rant Kafası Olursa

 Düşlerim başlar başlamaz Cinnah’taki iş makinesinin sesiyle bitti. Bitkin ve de umutsuz bir ürkeklikle pencereye doğru yöneldim. İnsanlar hayatlarını hiçe sayarak elektrik kablolarının üzerinden atlayıp Cinnah’ı mırıldana-mırıldana geçmeye çalışıyorlar. İş makinesi ise korkunç rant çığlıklarıyla bilmem kaçıncı Fore kazığını Kavaklıdere’nin yüreğine çakıyor. Derelerin özgür sesine tanıklık etmiş tarihi ağaçlar ise kent saldırganının darbeleri karşısında, devasa gövdelerini binalara vermiş ayakta kalmanın savaşımını veriyorlar... Dışarı fırladım. Kuğulu’ya zor attım kendimi. İş makineleri sustu. Saat öğle vakti. ’Kuğuların sessizliği’ ürküttü... Kuğular yoktu. Kent saldırganının makineleri tekrar çalışmaya başladı, katlı kavşak projesini bitirmekte kesin kararlı. Amaç dereleri akıtmak değil, Çankaya tepelerinden daha çok araç akıtmak. Kentin tükenişi umurunda değil!

 Tam bir katlı kavşak mantığıyla Ankara’yı yönetiyoruz.”

Aslında sayın Tanık’a farklı proje önerilerinde bulunmak isterim, fakat bu sefer de Altındağ Belediyesi’nin önerisi şeklinde sayın Tanık’ın karşısına çıkar endişesi taşıyorum...
 
ŞEVKET ÇORBACIOĞLU-İnşa.Müh
Teknopolitikalar Platformu sözcüsü
 evesbere@mynet.com
GSM:0506 609 00 32

Yorum (yok) Yorum yaz!

İKİ YAN HAKEM İLK YARININ LİDERİNİ BELİRLEDİ

19/12/2009 ·

Galatasaray liderliği bu sefer şutlamadı...    

     Galatasaray ilk yarının son maçındaki performansıyla, ikinci yarı için umut verdi.

        Tam üç gol..Kuddusi ancak birini saydı; en az gol kadar gol olan iki golu acaba niçin iptal etti..Akşam dinleyeceğiz yorumların efendilerinden..Bir hakem bu kadar yanlı duruş sergiler. Her ne ise, kesemedi Aslanın performansını. Maçı 1-0 aldı Galatasaray fakat anasından emdiği süt burnundan geldi. Bu maç çok önemliydi; belki de ligin Galatasaray lehinde kırılma noktasıydı..Birilerine rahatsızlık verdik ise özür dilemeyiz...

        Aslan kükreyişiyle lige başlayan, fakat bazı kaçak avcılar tarafından pusuya düşürülerek örselenen Galatasaray bu maçla pusudan kurtulup kaçak avcıları halledeceğini gösterdi..

Bir başka sarı kırmızı takım ilk yarıyı lider bitirme şansını kaçırdı..Kayseri’nin Antalya’ya yenilmesi(1-2) beklenmeyen bir olgu mu, yoksa Anadolu takımlarının hala üç büyüklerin gölgesinde şut atmaya çalıştıklarının göstergesi mi? Bence Kayseri, adeta Real Madrit karşısında oynuyormuş heyecanı içinde idi. Ben kesin ilk yarıyı lider bitireceğini düşünüyordum, çünkü dün BJK’yi yenen(2-3) Bursaspor’u bir önceki hafta farklı yenmişti(3-0). Demek ki E.Sağlam’ın Bursaspor’u Kayseri’den daha sağlam..BJK’ye gelince; o da kendi sahasında buyuk bir fırsatı kaçırdı. Denizli; Hıncal Uluç’un takım kurgusundan ve oyundan hiç anlamıyor dediği Rijkaard’ın taktiklerini uygulamaya başladı; o halde Denizli Hıncal’a göre hiçbir şey bilmiyor..

        Galatasaray, kendisine küfreden küfürbazın spor koordinatörlüğünü üstlendiği gazetede tetikçilik görevi verdiği Hakanların köşelerinde yazdıkları gibi bir çalıştırıcıya değil, aklı başında, hedefine adım-adım yaklaşan bir Rijkaard önderliğinde savaştan düşmeyen bir görüntü veriyor..Bence Galatasaray, Gençlerbirliği maçında iyi yolda olduğunu gösterdi. Eski topçu şimdinin spor yazarları ise çok kötü bir yolda olduklarını.... Çünkü Galatasaray ruhu ve terbiyesine yakışmayan bir misyon üstlendiklerini görüyoruz. Amaçları Galatasaray’ı başarılara oynatmak değil, başarısızlıklara oynatıp kendilerini gereksindirmek. Aslında şunu akıl edemiyorlar; Galatasaray kendilerini gereksedi ve kendileriyle başarıdan başarıya koştu. Bu değerler kazandılar. İşte o değerleri korumak için, daha ileriye taşımak için Galatasaray’ı desteklemeleri gerekir. Bu asla körü körüne bir duruş sergilemeyip, gerçekleri dikkate alan, Galatasaray’a yakışır duruş demek değildir bu..

        Hakan Ünsal diyor ki; “Eğer yine Rijkaard için umutlu olduğunu savlayanlar çıkar ise, ben yazmayı bırakacağım..”

        İnsaf be Hakan! Daha dün yazmaya başladın, dahası yazdırmaya başladılar; nedir bu kırk yıllık Bab-i Ali havaları. Birileri gibi, sözcüklere dans ettirmeye çalışıyorsun yazılarında, ama inan seninki dans değil deli tepinmesi..

        Sana önerim; lütfen yazma..Gençlerbirliği maçından sonra yazmayı bırakman gerektiğini aklından çıkarma, aksi taktirde Galatasaraylılar seni gönlünden tümden çıkaracak..

        Evet; Galatasaray bu sefer liderliği şutlamadı, fakat Şenol Güneş şutladı. Adeta FB üzerinde güneş gibi doğdu ve FB'yi lider yaptı..

         Güneşin bu takıma zamansız geldiğini ve başarıyı yakalamasının olası olmadığın yazmıştım. Netekim FB maçında bunu gösterdi..

         Galatasaray ve FB maçında iki yan hakem vardı ve o iki kimlik lideri belirledi. Bu gösteriyor ki, Hıncal Uluç'un adım-adım "FB birinci, Galatasaray ikinci"savı doğrulanıyor. Ne diyor Toroğlu; "En zor koşullarda Fener bir çıkış bulup kendini kurtarıyor" Doğrudur, yan hakem sayesinde Fener Trabzon'u geçti. Birincisi, ofsayit düdüğü Trabzon'u bir golden etti. Eğer o gol olsaydı, FB biterdi. İkincisi Trabzon'un penaltısı verilmedi. Galatasaray'ın yan hakemine gelince bilmem anlatmaya gerek var mı?!. Anlayacağınız bilinen takım yandan-yandan şampiyonluğa gidiyor. Ha, şunu belirtmekte fayda var; FB iyi idi, çünkü Trabzon çok kötüydü..

       Senaryoların ve kurguların büyüğünü ikinci devre yaşayacağız..

        ŞEVKET ÇORBACIOĞLU

        ŞUTLUYORUM

        evesbere@mynet.com

 

Yorum (yok) Yorum yaz!

İŞÇİLERİN BİR KISMINI KAPININ ÖNÜNE, BİR KISMINI MEZAR KOYDUK!

19/12/2009 ·

“İşçisi-memuru size sesleniyorum, evet; mühendisi, doktoru, öğretmeni kısacası tüm çalışanlar size sesleniyorum:

         Yıllardır  maaş alıyorsunuz; sağlık hizmeti bedava, evinize öyle veya böyle ekmek getiriyorsunuz, hala sokaklara inip devleti, pardon hükümeti taciz ediyorsunuz. Yazık değil mi o polise bu soğukta sizi suya dökebilmek için kovalıyor?! Yazık değil mi hükümete, o biber gazının kaç para olduğundan, o suyun maliyetinden hiç haberiniz var mı? Hiç mi aklınıza getirmiyorsunuz o biber gazında yetimin hakkı olduğunu..”

 

         Yukarıda söylediklerim akla ziyan ifadelerdir; aklı başında insanın söyleyeceği şeyler değil. Söylediklerim, bir konuşmanın açınımı. O konuşmanın sahibi de; ülkemiz basın tarihine liboş diye geçen kimlik. Geçenlerde bir yaşdaşı ile yaptığı programda şunları söylüyordu: “Dünya ekonomik krizde.. Bu ülkemize de yansıyor..Çalışanların sokağa inmesini hazmedemiyorum, maaşları var, iyi kötü evlerine ekmek götürüyorlar. Sağlık hizmetleri de bedava..O’nu bulamayanlar da var...”

         İyi de bay liboş; görmüyor musun çalışanlarla, çalışmayanların arasındaki uçurumun eşitlendiğini? Görmüyor musun, çalışmayanların, çalışanlardan daha avantajlı olduğunu? Çünkü çalışmayanın ne önünden geçmekten korktuğu bakkalı, köşe bucak kaçırtacak bir ev sahibi var...

        

         Çalışan insanlar açlık sınırının altında yaşam mücadelesi de veremeyecek, nedeni artık kapının önüne koyulmaya başlanmaları.

        

         Evet;

         Demiryolu, İtfaiye ve tekel çalışanları kapıya kondu,

         Madenciler mezara kondu,

         Birileri dolarlara kondu..

         Demokrasi mi? Canım o çoktan rafa kondu.

         Aslında hiç indirilmemişti ki.

         Birileri için demokrasi amaçlarının aracı değil miydi?!

         ...........................

        

         TÜİK’ ten, yani T.C. Başbakanlık Türkiye İstatistik Kurumu

Haber Bülteni bilgilendirme iletilerinin son gelenlerine bakıyorum:

         2009 Ekim ayında 1063 şirket ve kooperatif ticaret sektöründe kuruldu. Kurulan şirket ve kooperatif sayısı geçen yılın aynı ayına göre % 24,4 arttı.

         2009 yılı Kasım ayında ise; 2008’in aynı ayına göre kurulan şirket ve kooperatif sayısı % 14,2 artarak 3088’den 3526’ya yükselmiştir. Bu ayda yeni kurulan 3526 şirketin; 1337’si İstanbul, 380’i  Ankara, 215’i İzmir ve  1594’ü diğer illerde bulunmaktadır.  2009 yılı Kasım ayında  kurulan toplam 3526 şirket ve kooperatifin % 92,8’i (3272)  limited şirket, % 4,8’i (171) anonim şirket ve % 2,4’ü (83)  kooperatiftir.

         Aşağı yukarı aynı aylarda ayni oran ve sayıda kapanan şirketlerin de olduğu gözlemliyoruz..

         Kapanmalarını anladım; çünkü birilerine göre dünya ekonomi krizi teğet geçiyor..Peki yeni açılan şirketlere ne dersiniz, onları teğet geçmiyor mu? Kimlerin şirketi bunlar? Yoksa ideolojik sermaye mi oluşturuyoruz, çalışanları kapıya ve mezara koyup..

        

         İtfaiye ve tekel ve demiryolu çalışanların, özellikle itfaiyecilerin kapıya konması çok düşündürücü.

         Artık İstanbul’un yangınlarına, deniz feneri olayında adı geçen Kanal 7’nin sahibi olduğu söylenen kişiler su sıkacak..Zekeriya Karaman ve İsmail Karahan..

         Bunların durumunu güçlendirmek için de birileri biber gazı sıkacak. Daha doğrusu sıktıracak..Sıkıyorsa sıktırma da gör beni..

         ..............................

        

         Gelir ve yaşam koşulları araştırması konusunda TÜİK, ilk kez, “eşdeğer hanehalkı kullanılabilir gelir dağılımı”na ilişkin istatistikler üretmeye başlamış. Eşdeğer kullanılabilir gelir dağılımında bireysel refah ön plana çıkmaktaymış. Dolayısıyla, hesaplamalarda hane halkının toplam geliri kadar hane içindeki fert sayısı da önem taşımakta, hane halkının toplam kullanılabilir geliri, hanedeki fert sayısı dikkate alınarak bireysel gelire dönüştürülmekteymiş. Doğru karşılaştırma yapabilmek için de eşdeğerlik ölçeği kullanılarak, her bir hane halkı büyüklüğünün kaç yetişkine eşdeğer olduğu tespit edilmekteymiş.

         Mış, mış, mış....

                  

         TÜİK verilerine göre; 2007 yılı sonuçlarına göre, gelir dağılımı eşitsizlik ölçüsü olan ve gelir dağılımındaki eşitsizliği ölçmeye yarayan(gini) katsayı, gelir dağılımında bir önceki yıla göre bir iyileşme olduğunu göstermekte.

 

         Gelir dağılımı eşitsizliği ölçütlerinden olan gini katsayısı, sıfıra yaklaştıkça gelir dağılımında eşitliği, 1’e yaklaştıkça gelir dağılımında bozulmayı ifade etmektedir. 2006 yılı sonuçlarına göre gini katsayısı 0,43 iken, 2007 yılı sonuçlarına göre 0,02 puanlık bir düşüş göstererek 0,41 olarak hesaplanmış.

         Gelirin nüfusa dağılımındaki eşitsizliğin grafik gösterimi olan Lorenz eğrisine(gelir dağılımını açıklamakta kullanılan eğri)  göre; 2007 yılı sonuçlarına göre ortalama yıllık hane halkı kullanılabilir geliri 18 827 YTL’dir. ortalama yıllık eşdeğer hane halkı kullanılabilir geliri 8 050 YTL olarak tahmin edilmiştir. Bölge bazında bakıldığında; 2007 yılı sonuçlarına göre, İstanbul Bölgesi 11 454 YTL ile ortalama yıllık eşdeğer hane halkı kullanılabilir geliri en yüksek olan bölge durumundadır. Bunu, 10 151 YTL’lik ortalama gelir ile Doğu Marmara Bölgesi izlemektedir. En düşük ortalamaya sahip bölge ise 3 591 YTL ile Güneydoğu Anadolu Bölgesi’dir.

         Güneydoğu’da yoksulluk sorunu yok diyenlerin dikkatine..

         Özür dilerim, onlar yoksulluk yok demiyorlar, yoksulluğun terör sebebi olmadığın söylüyorlar....

         Bakmayın siz;

        İşsizliğin yüzde 31,6 ile en önemli sebep olarak öne çıkmasına. Ayrımcılıığın ikinci neden olarak görülmesine. Yüzde 19,7’si terörün nedeni olan ayrımcılığı görmesine. Yüzde 12’lik bölümün ise terörün nedeni olarak yabancı güçleri göstermesine. Göç alan illerdeki insanların yüzde 25,1'inin terör nedeni olarak işsizliği görmesine. Ayrımcılığın etkili olduğunu düşünenlerin oranının ise yüzde 15,7 olduğuna. Güneydoğu Anadolu’da yaşayanların yüzde 39,4’ünün devletin tüm beklenti ve ihtiyaçları karşıladığını, yüzde 55,7’si karşılamadığını söylemesine. Göç alan illerde bu oranlar ise yüzde 30,76 ile yüzde 45,22 oldu. 

        Yüzde 94,4'ünün “Türkiye Cumhuriyeti Devleti Benim İçin Önemlidir” demesine.

        Yüzde 76,1 etnik ayrımcılığa maruz kalmadığını söylemesine,

        Yüzde 92,9 İstiklal Marşı'nın T.C Bayrağının kendisi için önemli olduğunu söylemesine.

        Yüzde 94'ünün “Türkiye Cumhuriyeti'nin bölünmez bütünlüğünü benim için önemli” demesine bakmayın siz.. (Bahçeşehir Üniversitesi Stratejik Araştırmalar Merkezi’nin 3000 hane halkı deneği ile yaptığı anket-16 Aralık 2009 güncelleme)

        Bunlar hep ergenekon kafalıların uydurması..

       

        TÜİK verilerine göre; ülkemizde toplam gelir içinde en fazla payı maaş-ücret gelirleri alıyormuş. 2007 yılı sonuçlarına göre, maaş-ücret gelirleri % 39,7’lik oranla toplam gelir içerisinde en fazla paya sahiptir. Buna yaklaşık % 18 de  dul-yetim  aylıkları oluşturmaktaymış.

       

        Ve sonunda Liboş’un söyledikleri doğrulandı. Sosyal patlamanın kaynağı çalışanlar. Bunları değil göle, Deniz’e dökmek gerek... Özellikle bugün sizlerin, evet Tekel çalışanları, sizin ne işiniz vardı Abdi İpekçi parkında? Ya sizin CHP milletvekili Çetin Soysal? Amacınız sosyal patlamaları mı körüklemekti? Yazık değil mi biber gazına?..

 

         TÜİK bir harika kurum; verilerini sürdürüyor:

         2007 yılı sonuçları eşdeğer hane halkı gelirine göre  nüfusun % 20,6’sının  yoksulluk  sınırının altında olduğunu  göstermekte.

          

         Fakat TÜİK diyorki; 2007 yılı sonuçlarına göre kurumsal olmayan sivil nüfusun(Okul, yurt, otel, çocuk yuvası, huzurevi, hastane, hapishane, kışla ya da orduevinde ikamet edenler dışında kalan nüfus.) % 60,8’i kendilerine ait konutta oturmaktaymış.

         Bak sen, konut sorunun da çözmüşüz de haberimiz yok..

         Fakat ayni TÜİK; Tüketici Güven Endeksi 2009 yılının Kasım ayında %2,59 oranında azaldığını söylüyor.

         Endeksin 100’den büyük olması tüketici güveninde iyimser durum, 100’den küçük olması tüketici güveninde kötümser durum olduğunu gösteriyorsa ve de 2009 yılı Ekim ayında 80,46 olan Tüketici Güven Endeksi, 2009 yılının Kasım ayında Ekim ayına  göre %2,59 oranında  azalarak 78,38 değerine düştüğüne göre durum kötü demektir. Bu teğet değil krizin tam yüreğimizden geçtiğini gösterir.

 

         Bunu bırak; 2009 yılı üçüncü döneme ilişkin hesaplanan gayri safi yurtiçi hasıla değeri bir önceki yılın aynı dönemine göre sabit fiyatlarla % 3.3 azalış göstermiş, yani; ülkemiz sınırları içerisinde belli bir zaman içinde, üretilen tüm nihai mal ve hizmetlerin para birimi cinsinden değeri(GSYİH) düşmüş..

         Belli ki mal üretemiyorsun, hizmet üretemiyorsun; ama teğet geçti diyorsun. O halde; ne üretiyorsun ve kimin için üretiyorsun?

         Durum bu iken, siz çalışanlar bir de biber gazı ve su maliyetini yüklüyorsunuz bu yapıya...

         İnsaf beee!!!!

         .........

         Benim korkum bölücüler değil; kimse bu ülkeyi bölemez, bölmek de istemez. Asla iki üç çabulcu bu ülkenin kaderini çizemez..

         Benim korkum bölüşücüler, bölüşücüler..Onların sığınmaya çalıştığı sivil faşizm!!

         Eşimle Hacettep Hastanesinden çıkmış dolmuş bekliyoruz. Sürekli Ambülansların siren sesi. “Ne ola ki?” demeye başladık. Sihhiye pazarında büyük bir kargaşa var. Bir grup kalabalık bize yaklaşınca öğrendik durumu..Tekel işçileri bunlar. Kapının önüne konan işçiler. Durumların görünce eşim ağlamaya başladı, ben ise öfkeden çıldıracak durumdayım. İşçilerin gözleri kan çanağı. Çoğu sırılsıklam. Gerçekten ağlayanlar da var içlerinde. Otobüs termilanı sordular; konuşacak gibi değilim. İçlerinde biri “Eve dönmek için param yok, ama terminalde kururum belki..” diyerek kendi-kendine söylenmeye başladı..Biz bekliyoruz hala..Dolmuş geldi, çocuk adımlarıyla ilerliyor. Sihhiye otoparkından geçerken, ellerinde biber gazı tüpleri, ağızlarında maske polislerin geçişini izliyoruz. “Kardeşim sen de bir çalışansın. Acımadın mı o insanları” demek isterdim, fakat öfkem içimden iyi olmayan şeyler söyletiyor. Sıcak eve girerken buz kesmiş yığıldık koltuklara. Eşim “Keşke yanımızda daha fazla para olsaydı” diyerek gözlerini silmeye başladı. Düşündüm; parası olmayanlar acaba terminale ulaşıp ulaşmadığını...

         Bu faşizm değil de ne, ey sınırsız ve kuralsız demokrasi avcısı??!!

Ve sen hala çıkmış “Tokat-Reşadiye olayları bağımsız harekettir; bakmayın PKK’nın üstlendiğine; bunun arkasında kesin o bilinen örgüt var.) diyebiliyorsun, utanmadan..

 

         ŞEVKET ÇORBACIOĞLU

         TEKNOPOLİTİKALAR PLATFORMU

         evesbere@mynet.com

Yorum (yok) Yorum yaz!

GALATASARAY'IN GAZINI S.GRAZ KESTİ

17/12/2009 ·


 

     Lider Galatasaray, Sturm Graz karşısında da UEFA liginde  tam gaz giderken zaman-zaman G(r)az kesti, önünü. Avrupa’daki 2009’un son maçını da galibiyetle kapamasını isterdik, fakat olmadı...

          Olgunun Graz çephesinde sevindirici yanı, UEFA grubunda 4 puanla sonuncu olmasına karşın, bu puanların tümünü grubun birincisi Galatasaray’dan alması. Bu Aslan için ve bizleri için üzücü bir durum. Rijkaard için  düşündürücü olmalıdır. Belli ki Rijkaard bu kupayı ikinci kez Galatasaray müzesine taşımak istiyor; bu nedenle Trksel liginde ve Avrupa7daki futbolunu test etmek zorundadır..

         Ortada doyurucu ve umut verici olmasa da bir başarı var. Bu başarıda Rijkaard’ın katkısı yadsınamaz, peki futbolcuların bu sürece katkısı yok mu; var! hem de fazlasıyla. Nasıl ki FB maçlarında başarısızlık bağlamında motive oluyorlar, Arupa maçlarında da aksine motive oluyorlar. Biri ne kadar keder ise, diğeri o denli keyif. İşte bu keyfi  her iki maçta da Sturm Graz’ın gaz kestirmesiyağabeylerle harmanlanmış bir diziliş vardı sahada. Caner çok şeyler, Alparslan bir şeyler, Serdar Elik iyi şeyler yapma savaşındaydı. Aykut bir şeyler yapabileceğini kanıtladı. Barış Özbek fena şeyler yapmadı. Çetin Güngör denen genç zaman içinde olumlu şeyler yapacağını gösterdi..

         Ağabeylere gelince Emre Aşık, her zamanki gibi futbola aşık biri olduğunu kanıtladı. Keita tam bir kerata, olmadık yerde ayaklarını kullanan, olduk yerde kullanamayan bir görüntü verdi. Ayhan’ı Eleştirenleri anlayamadığım gibi anlayamadım. Onun adı Ayhan taraftar o’na hayran..Son bir aydır, ona hayran izleyici eski Ayhan’ın  Ayhan gibi oynamadığını gözlemliyor. Bir topçu formunun zirvesindeyken ve önünde büyük bir alan varken, uçuruma bu denli koşmaz..Kendisini adeta bırakmış. Kesin bir sebebi var. Servet’e gelince, gelen tekliflerin o’nu sahadakinden fazla yorduğunu söyleyebilirim. Linderotha gelince, ne diyebiliriz ki; sadece iyi para kazandı demenin dışında. Adam adeta, sakatlanmak için oynuyor, kazandırmak için değil..

                                                                    

         Artık puan ve puanlar için savaşılmayacak, o lig için geçerli. Avrupa’daki elemasyon maçları Galatasaray’ın sevdiği Adrenal. Başarılı olacağını düşünüyorum..

         Avrupa’dan ses değil, UEFA kupasını tekrar getireceğine inancım çok fazla..

        

         ŞEVKET ÇORBACIOĞLU

         ŞUTLUYORUM

         evesbere@mynet.com

Yorum (yok) Yorum yaz!